Ücretlerde Artan Oranlı Vergi: Adaleti Sağlamıyor, Enflasyonu Besliyor

Ücretlerde Artan Oranlı Vergi: Adaleti Sağlamıyor, Enflasyonu Besliyor

Views: 62

Uzun zamandır ekonomi yönetimimiz enflasyonla mücadele için ciddi çaba harcıyor. Kayıt dışı ekonomi ve suç gelirleri üzerindeki baskılayıcı politikaları takdirle karşıladığımı ve desteklediğimi belirtmek isterim. Ancak vergi politikası konusunda aynı iyimserliği paylaşmıyorum. Bugün, ücret gelirlerinin vergilendirilmesinde yıllardır konuşulan ama nedense bir ilerleme sağlamayan bir açmazı, rakamlarıyla açıklamak istiyorum.

Teoride doğru olan, pratikte ters çalışabilir

Mali hukuk derslerinde vergi adaletini anlatırken mali gücü yüksek olanın daha fazla vergi ödemesi gerektiğini söyleriz. Gelir dağılımının düzelmesi için mali gücün bir kısmının transfer harcaması yoluyla dezavantajlı gruplara aktarılması gerektiğine de katılıyorum. Ancak bu ilkeler teoride ne kadar yerindeyse, uygulamada her zaman aynı sonucu maalesef doğurmuyor.

İktisatta bunun adı ikinci en iyi olarak konulmuş. Bir sistemde optimal koşullardan biri sağlanamıyorsa, geri kalan koşulları katı biçimde uygulamak refahı artırmak yerine azaltabilir. Enflasyonun çift haneli seyrettiği bir ortamda artan oranlı tarifeyi nominal gelire uygulamak tam olarak bu duruma örnek olarak karşımıza çıkıyor.

Bu durumun en bariz örneğini faizde (menkul sermaye iradında) görüyoruz. Faiz gelirini vergilendirmek mali güç ilkesi bakımından doğrudur, zahmetsiz bir gelir olduğu için rantın vergilendirilmesi söylemi çok taraftar da bulabilir. Ama borç veren eline geçene bakar, ödeyeceği vergiyi razı olduğu net faiz gelirine ekleyerek geri yansıtır; geriye yansıyan vergi, borçlanma maliyetini yükselterek enflasyonla mücadelenin aleyhine çalışmaya başlar. Faiz oranları gösterge olması nedeniyle kamunun cebinden çıkan değişmese de vergide ısrar etmek faiz oranının yükselmesine ve zincirleme reaksiyon yaratmasına sebep olur, iş sadece verginin ötesine geçer. Adalet aracı, öncelikli hedefi zorlaştıran bir yüke dönüşür, adalet söylemi için ilkede ısrar etmek ilk aşamada bile bir avantaj sağlamayacaktır.

Benzer bir durum görünmez şekilde ücretlerde de geçerli, şimdi bu perdeyi kaldıralım.

Asgari Ücret İstisnasının tekniği: İstisna mı, indirim mi?

2022’den bu yana ücretin asgari ücrete isabet eden kısmı gelir vergisinden istisna. Kulağa hoş geliyor. Ancak istisna, matrahtan düşülerek değil, hesaplanan vergiden mahsup edilerek uygulanıyor. Aradaki fark teknik bir ayrıntı gibi görünüyor; ama istisna maddesinde düzenlenmesine rağmen bir indirim düzenlemesi.

Çünkü istisna edilen tutar, kümülatif matrahın içinde kalmaya devam ediyor. İstisna normalde vergiye tabi olan bir konudan vergi almamaktır, ancak asgari ücrete denk matrahta vergisi alınmıyor gibi görünse de artan oranlı tarifede aynı matrah kümülatif matrah içinde kalmaya devam ediyor. Yani yöntem daha yüksek vergilemeye engel olmuyor, bu da uygulamayı istisna değil bir çeşit indirim haline getiriyor. 2026’da brüt asgari ücret 33.030 TL; bunun prim kesintileri sonrası yıllık matrahı yaklaşık 337 bin lira ediyor ve ilk dilim sınırı olan 190 bin lirayı daha yedinci ayda aşıyor. Asgari ücretli pratikte bundan etkilenmiyor, çünkü vergisi tamamen sıfırlanıyor. Ama asgari ücretin üzerinde kazanan herkes, kendisine hiç ödenmemiş bir verginin doldurduğu dilimlerin üzerinden vergilenmeye başlıyor.

Aylık brüt ücreti 166 bin lira olan bir çalışanda bu tekniğin maliyeti yılda yaklaşık 49 bin lira. İstisna matrahtan uygulansaydı ödenmeyecek bir vergi bu. Adı istisna olan bir düzenleme, üst dilimlere geçişi yavaşlatmak yerine hızlandırıyor.

Dilim kayması: yıl başında %15, yıl sonunda %35

Aynı çalışan üzerinden devam edelim. Yıllık matrahı 1,7 milyon lira.

Ocak ayında kümülatif matrahı henüz düşük olduğu için %15’lik dilimde; eline geçen yaklaşık 123.600 lira. Aralık ayına geldiğinde kümülatif matrahı 1,5 milyonu aştığı için %35’lik dilimde; eline geçen yaklaşık 96.700 lira. Aynı iş, aynı sözleşme, aynı brüt ücret. Fark, tek başına verginin eseri: nominal olarak %22 gerileme.

Buna yıllık %30’luk bir enflasyon eklendiğinde, Aralık ayında eline geçen paranın Ocak fiyatlarıyla değeri 74 bin liraya iniyor. Yani çalışan, yıl içinde aylık alım gücünün yaklaşık %40’ını kaybetmiş oluyor. Bu kaybın bir kısmı enflasyondan, azımsanmayacak bir kısmı ise doğrudan tarifenin kendisinden geliyor.

Burada şu hususun altını çizelim ve akılda tutalım: ücretler yılda bir kez belirleniyor ve Enflasyon ise her ay işliyor. Dilimlerin yıl başında yeniden değerleme oranıyla güncellenmesi bu sorunu çözmüyor; çünkü güncelleme geçmiş yılın oranı üzerinden ve yılda bir kez yapılıyor, oysa erozyon yıl içinde gerçekleşiyor.

Net ücrette yük çalışandan fiyatlar genel seviyesine geçiyor

Geçimine göre sınırda ücret alan bir kişinin gelirlerinin azalmasına tahammülü yoktur, bu nedenle çalışan ücretini net olarak bilmek ve değişmeden almak ister. Ücret net olarak kararlaştırılmışsa bu sefer artan vergi yükü işveren üstleniyor. Net ücreti sabit tutabilmek için brütü yükseltmek zorunda kalıyor, bu da SGK primlerini ve vergiyi birlikte büyüttüğü için maliyet katlanarak artıyor. Ücret ödemelerinin aylık ortalama alacak tahsil süresinin 3 ay olduğu ülkemizde bu durum ayrıca işletme sermayesi ihtiyacını artırarak, finansman gideri yüklediği gibi bilançoda rasyoları da işveren aleyhine bozuyor

İşgücünün üretim maliyetleri içindeki ağırlığı ortalama %16 kabul edildiğinde, diğer tüm girdiler sabit kalsa bile artan oranlı tarifenin fiyatlar genel düzeyine katkısı finansman yükü hariç 1,5 ile 2,5 puan arasında bir bandı buluyor. Bunu bir üst sınır tahmini olarak sunuyorum: zira net ücret sözleşmeleri her gelir düzeyinde aynı yaygınlıkta değil, bütçe yaparak çalışan işyerlerinde ve kamuda ücretler genel olarak brüt olarak belirleniyor. Bütçe kullanan işyerleri de zaten ücret ortalaması yüksek olan kurumsal firmalar. Bu etki, yıl sonunda ağırlaşan mali yükümlülüğün, ürün fiyatlarına yansıtılmasıyla faiz örneğinde oldığu gibi yine kamuya fiyatlar genel seviyesini yükselterek sonuç bulmasına neden oluyor. Faiz örneğinde etki daha kısa iken ücretteki etki yıl içine yayılmış şekilde ortaya çıktığından görmek için daha iyi bakmak gerekiyor. Türkiye’de Ocak ayı enflasyonu sistematik olarak yüksek çıkar: 2024’te %6,70, 2025’te %5,03, 2026’da %4,84; izleyen aylarda oran hızla geriler. Bu tablonun yönetilen fiyatlar, vergi güncellemeleri ve sözleşme yenilemeleri gibi bilinen nedenleri var. Ancak tarifenin sıfırlanmasıyla birlikte gelen geçici refah artışının fırsatçı fiyatlamaya zemin hazırladığı kanaatindeyim. Bu kanal ölçülmüş değil; ama ölçülmemiş olması yok sayılmasını gerektirmiyor. Yani enflasyon etkisi somut olarak ölçülebilenin üzerine çıkıyor.

Güçlü yan etki: ücretin kayıt dışılığı meselesi

Artan bu yükten kurtulma yöntemleri her zaman nizami yansıtma şeklinde olmayabiliyor, diğer kaçış yöntemlerini görmek için ücret dağılımına bakmak yeterli. DİSK-AR’ın TÜİK mikro verileri üzerinden yaptığı hesaplamaya göre, çalışanların %46,7’si net asgari ücret ve altında, %49,6’sı ise asgari ücretin yalnızca %5 fazlası ve altında ücret aldığını beyan ediyor. Yaklaşık 8,8 milyon işçi, asgari ücret bandına sıkışmış görünüyor. Avrupa Birliği ülkelerinde asgari ücret civarında çalışanların oranı ortalama %4 dolayında.

Sezgisel olarak ücret dağılımının doğal olmadığını farketmemek mümkün değil. Bu keskinlikteki bir yığılma, ekonominin gerçek ücret yapısını tam olarak göstermiyor ama kesin olarak beyan edilen ücret yapısını gösteriyor. Asgari ücretten bildirip üstünü elden ödemek yaygın bir pratik hâline gelmiş durumda, bu durumu vergi incelemelerine yansıyan olay ve faaliyet raporlarına yansıyan verilerden anlaşılabiliyor. Elinde yeterli veri bulunan gelir idaresinin detaylı hesaplama yapabileceği açık. Nitekim son yıllarda yapay zeka destekli denetim çalışmalarında da bu verierden gerekli tespitler yapılabildiği de görülebiliyor.

Tabi burda öncelikle önemli bir yanlış anlamayı düzeltmek gerekiyor. Tarım dışı kayıt dışı istihdam oranının %15,7 ile tarihsel ortalamanın altında seyretmesi memnuniyet verici bir gelişme; ancak bu istatistik anlattığım olguyu ölçmüyor. Ücreti eksik beyan edilen çalışan, resmî verilerde tamamen kayıtlı görünürken kaybedilen matrah hiçbir işgücü göstergesine yansımaz.

Önerim: ilk dilim yoksulluk sınırına bağlanması

Ücretlerde artan oranlı tarifenin bu haliyle sürdürülemez olduğunu görüyoruz. Önerim gelir vergisinin ilk diliminin, dört kişilik bir hanenin yoksulluk sınırına göre belirlenmesi ve bu eşiğin otomatik olarak güncellenmesi.

TÜRK-İŞ’in Temmuz 2026 araştırmasına göre dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı aylık 120.325 lira. Buna karşılık gelen yıllık matrah ise yaklaşık 1,7 milyon lira civarındadır. Bu eşik ilk dilim yapıldığında ücretlilerin ezici çoğunluğu tek bir orana tabi olacak ve yıl içindeki dilim kayması ortadan kalkacaktır.

Bunun mali güç ilkesini zedelediği eleştirisi gelebilecektir ancak asla zedelemez. Kaldı ki; ücret gelirlerinde ayırma kuramı (pozitif ayrım) da kabul edilmektedir. Yüksek bir eşikle birleşen tek oran, efektif olarak artan oranlıdır: ortalama vergi yükü gelirle birlikte yükselmeye devam eder, üst dilimler yerinde durur. Ortadan kalkan tek şey, mali gücün değil enflasyonun vergilendirilmesidir. Enflasyonun vergilenmemesi için zaman zaman enflasyon muhasebesi de gündeme gelmekte ancak maliye bürokrasisi bütçe hedeflerini önceliklediğinden vergi gelirlerinden taviz vermeyecek şekilde düzenlemelerle girişimleri karşılıksız bırakabilmektedir.

Dört kişilik aileye göre belirlenen eşiğin bekâr çalışan için de uygulanacak olması bir kusur değil, tercihtir. Vergi eşiğinin hane kurma kapasitesine göre belirlenmesi, aile kurmayı ve çocuk sahibi olmayı cezalandırmayan bir tasarım olarak kabul edilmelidir, zira vergi bir politika aracı olarak nüfus artırma politikamızla da uyumlu kullanılmış olur.

Önerinin bütçeye etkisi ne olacak?

Önerimize ilk itiraz gelir kaybı olacaktır. Statik bir hesapla kayıp elbette vardır. Ancak tablonun tamamına baktığımıza kaybın fazla olmadığı tersine dolaylı etkilerle kamu maliyesi için avantajlı olduğu anlaşılacaktır.

Ücretlerin gerçek tutarıyla kayda girmesi, gelir vergisi matrahından önce SGK prim matrahını genişletir; bu kalem bütçe açısından gelir vergisi kaybından muhtemelen daha büyüktür. En büyük transfer harcamasının Sosyal Güvenli Sistemine aktarılan tutar olduğu dikkate alındığında kayıp sınırlı olacaktır. Kaldı ki zaten düşük ücret beyanı nedeniyle alınmayan vergiden vazgeçmiş olmak fiili vergi tahsilatına da etkisi yoktur. Statik bir kayıp elbette olacaktır; mertebesi, ücretlilerin gelir dağılımına bağlı olarak birkaç yüz milyar lirayı bulur. Ancak bütçeye ekli vergi harcamaları tablosuna göre 2026’da muafiyet, istisna ve indirim adı altında zaten 3,6 trilyon liradan vazgeçiliyor; bunun 1,7 trilyonu tek başına gelir vergisi. Sermaye kesimi için 1,7 trilyon liralık vazgeçmeyi mümkün gören bir bütçe mantığının, ücretli lehine bunun beşte biri ölçeğinde bir düzenlemeyi tartışamaması izah edilemez. Üstelik buradaki vazgeçme, karşılığında kayıtlı matrah genişlemesi getiriyor.

Detaya girmeden ek faydaları sıralarsak: elden ödemeyi finanse etmek için oluşan sahte belge talebi azalır, kurumlar vergisi ve KDV matrahı iyileşir.İşveren açısından maliyetler daha belirlenebilir ve finansman planlanabilir hale gelir. Ücretin tamamının bankadan ödenmesi (zaten zorunluluk ama artık çekince kalmadığından beyan gerçek duruma uygun hale gelmiş olacaktır), harcamanın da kayıtlı kanala geçmesini sağlar. Kayıt dışı ücret ödeyen işverenin kayıtlı işveren karşısındaki haksız maliyet avantajı ortadan kalkar; rekabet eşitlenir. Nominal ücretlerin yükselmesi, gelir dağılımı yükünün bir kısmını transfer harcamalarından alıp sisteme geri verir. Gelir durumuna göre uygulanan dolaylı veya dolaysız gelir transfer harcamaları amaca daha uygun ve gerçek ihtiyaç sahibini belirleme bakımından daha isabetli gerçekleştirilebilir.

Tabi, dürüst olmak gerekirse bu reform tek başına tüm sorunları çözmek için yetmez. Asgari ücret düzeyinde gelir vergisi zaten sıfır olduğundan, elden ödemenin oradaki asıl saiki vergi değil sigorta primidir. Gelir vergisi tarafını düzeltmek takozun bir bileşenini çözer; prim tarafı ayrı bir düzenlemeyi bekliyor. Sağlık ve emeklilik sigorta primleri farklı rejimlere tabi tutularak yeniden belirlenmeli, ve uzun sigortalılık veya yüksek pirim ödemenin pratik anlamsız sonuçları da bertaraf edilmelidir. Basit bir öneri olarak, işveren için her çalışanı ücreti ne olursa olsun yükü sabitlenmeli, daha iyi sağlık hizmeti almak isteyen veya daha fazla mekli aylığı bağlanması isteyen çalışan farkı kendi iradesi ile sisteme aktarmalıdır.

Tüm sorunları bir anda çözmek zor ama bir yerden başlamak gerekiyor. Hülasa, bugünkü sistem, ücretlinin alım gücünü eritiyor, işverenin maliyetini şişiriyor, fiyatları yukarı itiyor ve milyonlarca çalışanın gerçek ücretini kayıt dışına sürüklüyor. Gelir dağılımını düzeltsin diye kurulmuş bir mekanizmanın bundan daha ters bir sonuç üretmesi zor.

Atılan taş, ürkütülen kurbağaya değmeli.